20/6/2008 · Kategori: sairler

ormanların gümbürtüsünden / metin altıok

bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden,
bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden.

bir yüzük yaptım belli belirsiz,
eski bir gramofon sesinden.

bir yüzük serçe parmağın için,
bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.

bir yüzük yaptım terli bir yüzük,
avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.

yanmasını bilen bakır bir yüzük,
evime akım taşıyan elektrik telinden.

bir yüzük yaptım, bir yüzük ki;
yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

8/6/2008 · Kategori: sairler

Kuş BaKışı Türk Şiiri 1/ mıknatıssız pusula'dan

...
inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben
-ve emir "kün" diyor; doğuruluyorum-
"bu ülke"den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
iki dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartmasıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur. ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

...
            Ah Muhsin
Ünlü

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

5/6/2008 · Kategori: ciddi olamazsın

Ben Ölmeden Önce Bi Zahmet / Ben

“Günlerdir günlüğüme (Ben Ölmeden Önce Okumanız Gereken 10000 Cümle kısmına) eklediğim notlarda sadece mektuplar var. Aziz dostlarıma ve hepsi  -mutlaka- Biricik düşmanlarıma yazılmış mektuplar...

Mektup yazmak işin kolay tarafı. Posta masrafı işin içine girseydi siz o zaman görürdünüz zor kelimesinin cüzdanımdaki anlamını. (Çevrem çok geniştir) Neyse ki mektupları hiç kimseye göndermeyeceğim. Posta parası cebimde. Bunca senedir cebimde asla akrep beslemedim ama evde beslediğim fil yavrusunu  

–aranızdan en çok hak edenin üzerine- pencereden  atacağım güne kadar onu beslemem gerektiğini biliyorum. Umarım filler de dört ayak üstüne düşüyordur. (Küçük hortumuyla şalgam suyu içerken görmelisiniz onu. Şirin şeyy!)




Dört ayak üstüne düşmüyormuş bu. Tüh ya!!!  Neyse...


Evet, mektuplara dönelim. Her biri özenle seçilmiş kelimeler ve kinayeler ve tunç kafiyeler ve betimlemeler ve ironiye yaslanmış esprilerle süslü ve bence muhteşem mektuplar…

Yazdıktan sonra hiçbirini okumadım ama yazarken çok iyi olduklarını hissediyordum. Yani çok samimiydim, çok hisliydim. Kâh gülerek yazdım, kâh ağlayarak. Çok acılı ve ümitsiz veya çok aşık olduğum zamanlar da oldu fakat en güzellerini laf sokmak istediğimde yazdım. Eğer birine laf sokmak istiyorsanız kafanız daha bir kıyak çalışır. Çağrışımlar, metaforlar adeta size hücum eder, beyindeki ampullerin biri yanar biri söner. (Hepsi aynı anda yanıyorsa Greenpeace belgeselleri izlememişsiniz demektir. Tavsiye ederim. Ben fırsat buldukça izlerim ve televizyonu asla “stand by”  konumunda bırakmam. Anneme söyledim, o da bırakmaz. Son günlerini yaşayan Dünya’ya en azından nefes alarak ölmesi için vahşi yüreğimizden küçük bir armağandır bu. Mesaj kaygısı olmadan da kimseye bir hediye veremeyiz nedense.)

 

Ne diyordum? Ha evet, polemik zihnin tek amacı ise, falso vermek olasıdır. Elinizde esaslı malzemeler yoksa polemik yapmayınız, yaptırmayınız.  Kaynak olarak kıçınızı kullanmayınız. Ayrıca elinizdeki 1 (bir) malzemeyi 1’den (birden) fazla kullanmayınız. Yalnızca hakikatli aptallar bir malzemeyi birden fazla kullanır.  Herkesin hakikati kendinedir oysa. Bu yüzden sadece düşmanlarımız değil, dostlarımızın da akıllı olmasını isteriz. Yani herkes “Akıllı Ol!”sun demiş veciz bir atasözümüz. Peki kimdir Akıllı İnsan? Akıllı insan durmasını bilendir sevgili dostlarım. “Durma Üstüne” düşüncelerimi 1 (bir) mektubumda anlatmıştım. Hatta yetmedi 2. mektubu da yazdım. Bu konudaki birinci mektup için:

Bkz.: Statik Üzerine Mektuplar, F. Schiller ve Ben, s. 267.

İkinci Bkz.: Durmasını Bilene Mektuplar, Ö. Uçuran Çiller ve Ben, s. 297


Aşağıdaki resimde Sevgili Schiller ile ne kadar samimi olduğumuzu görüyorsunuz. Beni sıkça ziyaret eder sağolsun. (Sırtı dönük olan benim, çok ortada olmayı sevmiyorum, takdir edersiniz artık)




(Tamam, tamam... Goethe o. Ama çalışma odamız çok benziyor. Valla.)


  

 Fakat televizyon çok tuhaf bir şey. Evet nasıl çalıştığından bahsetmiyorum, bizzat kendisinden bahsediyorum.  Yaşıtlarımın veya belki de bazı yazar arkadaşlarımın “aslına rücu” etmesinin vesilesi olmuş kutlu bir kutu. Sanki öyle. Aslında saldırı vaktini bekleyen bir katil jaguar gibi. Ciddiyim. Daha önce bolca televizyon izleme sabıkası olsa dahi, İş hayatına atılan veya evlenen yazar-çizerin bir müddet sonra  bahane bulmadan kendini kaptırdığı bir merak, bir uğraş. “Dizi Takipçiliği” diye bir meslek var, duydunuz mu?  (İnternete daha sonra geleceğim ey Kari! Ama ondan burada bahsederken “Sözüm Meclisten Dışarı” demek çok zor.)

Okumaya vakit bulamamanın, yazmanın “bu şartlarda” imkânsızlığının, şikayet etmeden yeni bir iş çıkaramamanın yüzlerce bahanesi varken dizi izlemenin asla bahanesi yoktur. Yani “aslına rücu etmek” kapsamına giren her şey gibi. “Kendimi buldum, kendimi!” çığlıklarının yükseldiği evleri mutlaka duymuşsunuzdur. Multiorgazmik bir ayindir bu. Bir düşünün bakalım. Evet, mutlaka buldunuz. Hadi canım, hala mı bulamadınız?  O seslerin üst katınızdan bile geldiğine iddiaya girerim.



Bu durumu bir mektubumda (Aptal Kutusunu Açan Kadınlar Ve Erkekler, s. 879) son derece fasih biçimde dile getirmiştim. Bilvesile söylemek isterim, fakat alıntı yapmak mümkün müdür, net bir şeyler söylemem zor. Ama hatırladığım kadarıyla tüm uğraşlarına rağmen ele avuca gelen şeyler yazamayan her kadının veya erkeğin de olur, kendini mutfağa (evet, mutfak) atmasından bahsediyordum ki karnım acıkmıştı. Evet, insan kitapla beslenemiyordu. Belki de haklıydılar. Kitap kemirerek hayatını devam ettiren tek canlı sadece “kurt” idi.

 


(Bu kurdun şiir sevmesi sizce de çok manidar değil mi? Şiirle karnı doyan bir canlı görmek tersini iddia edenler için ibretlik bir vak’a!...)


Bunlar ne kadar acı bir gerçektir, insanlar sadece yiyerek, içerek ve televizyon izleyerek insan kalabiliyor gibidir. Kurtlar şiirden ne bulursa alıp gidiyordur... Ayrıca insan olanları ise kendinden ve yine egosantrik göbeğinden memnun olabiliyordur.

Ben bunu da bir mektubumda yazmıştım, burada yine kaynak vermekte bir beis görmüyorum. (Bkz: Bir Göbeğin Kendilik Bilinci Üzerine Mektuplar, Sen Onu Benim Göbeğime Anlat (Yazar burada kendine sesleniyor), s.399)

 

Sevmiyorum. Yukarıda yapmış gibi olduğum şeyi: Herkesin sürekli “kendini refere etme” durumunu sevmiyorum. (Office 2003 “refere”yi  “kefere” şeklinde değiştirmek istedi ama müsaade etmedim. Bak hâlâ “kefereyi” diyor…)

 

Sevmiyoruz. Hem de hepimiz. Kendimiz dışındaki her şeyi. Kendimizi gösterme biçimlerimizi birileri beğenirse sevmiş gibi yapıyor, o kadar. İnsanlığın ortak kaderi birbirine düşene kadar sevgisiz kalmak sanki. Bizler kendimizi gösterme biçimimize direniş gösterenleri düşman ilan ediyoruz. Oysa Düşmanlık çok ciddi bir meseledir. Bugünlerde Düşmanlığın Esasları mektubuma çalışıyorum da ondan biliyorum. Üstünde iyice düşündükten sonra mektubun başlığını Hiç Düşmanıma Mektuplar şeklinde değiştirdim. Çünkü kendime düşman yapacak kadar nüfuzunu, ahlaki gücünü kabul ettiğim, zekasına hayran olduğum, kişiliği karşısında dizlerimin titrediği, insanlığı karşısında utandığım, vaktimin ve uykumun önemli bir bölümünü kendisi uğrunda harcayabileceğim bir “insan”la henüz karşılaşmadım. Bu da Hiç Düşmanıma Mektuplar ’ın ilk cümlesi, bugünkü alıntılarımın son cümlesi olsun Sevgili Sudoku’cu.  

 

                                                           Arthur Şofben Auer

                                                      Ne Marakeş Ne Bangladeş, 2008

                                ( Ben Ölmeden Önce Okumanız Gereken 10000 Cümle)   

                          

 

 

 


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

31/5/2008 · Kategori: ciddi ciddi

Cevab Veremedi

"Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet – geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?"


       "Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir 'yeni' hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm."

                                                         – E. M. Cioran

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

31/5/2008 · Kategori: meğer

Mucit

 

"Don Kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: Kendine olaylar icat ediyordu. Bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz."

                                         E.M.Cioran

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

29/5/2008 · Kategori: sairler

Sitare / Dilaver Cebeci

Birkaç gün önce kaybettiğimiz şairini rahmetle anarak Sitare’den bazı mısraları hatırlamak istedim. İyi bilinen aşk şiirlerinden biriydi Sitare. Unutmuşum.

 

...

 

bazen sapsarı bir benizle geliyorsun
huysuz çizgileri alnında uykusuzluğun
biliyorum içinde bir sızı var
bıçak ağzı gibi ince bir sızı var
bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
züheyr'in suad'ı gibi keremsiz kılan
kuzeyden güneye, güneyden kuzeye
hep gidip geliyorum bu çöllerde
kureyş'in heybetli ve inatçı develeri
hiç aldırmadan benim esmer sevdama
geviş getiriyorlar ufuklara bakarak


ben kaçıp yesrib'e sığınıyorum
yesrib bahane bir kitaba sığınıyorum
dağda, ovada, bâdiyede okuduğum hep elif
elif diyorum sitâre, sineme elif çekiyorum
''ah minel aşkı ve halâtihi...''
çok eski bir gerçektir bu biliyorum


bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
gözlerin mi daha sıcak gülüyor
yoksa dudaklann mı anlayamıyorum
sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
ve ikimiz de ıslanıyoruz
ben ne yağmurlar gördüm sitare


ben kaç kere iliklerime kadar ıslandım
bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
ben göğü hep kurşun bir kubbe gibi ağır
o şehirde sınlsıklam gezerdim
bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
tapınaklar insanları safra gibi atardı
sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

 

bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
gidip bir uygur çadırında göğü dinledim
kara bulutlar kükrerken bir kaşgar sabahında
oturup aprunçur tigin ile seni konuştuk
bakışlarımı sunuyorum tereddütsüz alıyorsun
gizli bir tebessümle çağırıyorum geliyorsun
kaşı karam gözü karam saçı karam
umay gibi yumuşak huylum
nerden çıktın karşıma böyle


sesin ılık bir bahar güneşi gibi
ığıl ığıl akıyor içime
asya’nın bozkırlannda ordular düşüyor peşime
yığılıp kalmışım bu anadolu toprağına sitare
adam akıllı yorulmuşum
ellerin böyle olmamalıydı ellerine acıyorum
ve kim bilir kaç yıldan beri kalbimi öğütlüyorum
durup durup ıssız yerlerde
güçlü ol ey kalbim güçlü ol!
daha çok işimiz var diyorum


bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
gözlerin mi daha sıcak gülüyor
yoksa dudakların mı anlayamıyorum.

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

27/5/2008 · Kategori: sairler

Alar Ho / Gülten Akın

Haddeden geçirip altını
İpek teline sararlar
Kalptan olur
Altın yaldızı vururlar
Ak gümüş üstüne ince elleri
Barışta ağıtlar gibi yumuşak
Çağ gelir kavga kurulur
Silahı sim kemerinde
Al kanat küheylan olur

Demen beylere beylere
Alar ho

Romalı Dakyus’tan bu yana
Kaç hayın kaç zalım görmüştür
Kaç kıya kaç yıkım görmüştür
Çekilir sabır mağarasına
Yedi uyurlardan olur

Demen beylere beylere
Alar ho

Zorla hele hile ile
Toprağına girildiğinde
Satıldığında gavura
Yöneticileri
Verir savaşını kahraman olur

Demen beylere beylere
Alar ho.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

27/5/2008 · Kategori: sairler

Gökyüzü / Metin Eloğlu

Bu ne bu
Bu noksan gökyüzü ne
Bu mavi nemenem mavi
Neyin nesi bu bulut

Erkeklik öldü mü be!

 

M. Eloğlu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »